top of page

Ruhun Disiplini IV — Korkunun Gölgesi

nouslabco
25 Ağu
3 dakikada okunur

İnsan korktuğunda önce korkusuna bakar.


Kaybetmekten korktuğu şeye.

Gerçekleşmesini istemediği ihtimale.

Henüz gelmemiş bir geleceğe.


Ve kendine sorar:

“Bundan nasıl kurtulabilirim?”


Belki de bu yanlış bir sorudur.


Çünkü korku her zaman yalnızca kaçılması gereken bir şey değildir.

Bazen bir işarettir.

Yüzü dışarıya dönüktür.

Ama parmağı içeriyi gösterir.


İnsan başarısızlıktan korktuğunu söyler.

Ama belki korktuğu başarısızlık değildir.

Başarısız olduğunda kendisi hakkında ne düşüneceğidir.

Terk edilmekten korktuğunu söyler.

Ama belki asıl korkusu giden kişi değildir.

O kişi gittikten sonra geriye kalan kendisiyle ne yapacağını bilmemektir.

Kontrolü kaybetmekten korktuğunu söyler.

Ama belki görmek istemediği şey, kontrolün hiçbir zaman bütünüyle kendisinde olmadığıdır.


Korkunun nesnesine baktıkça dünya görünür.

Korkunun ardına baktıkça insan.


Stoacı düşünce, insanın başına gelen şey ile ona yüklediği anlam arasına bir sınır çeker.

Seneca'nın işaret ettiği yerde korkunun en eski oyunlarından biri görünür:

'Henüz gerçekleşmemiş bir acı, zihinde çoktan yaşanmaya başlayabilir.'


Olay henüz yoktur.

Acısı vardır.


İnsan gelecekte gerçekleşebilecek bir felaketi bugüne taşır ve bazen

hayatın kendisinden önce onun ihtimali tarafından yaralanır.

Spinoza'nın korkuyla umudu aynı belirsizliğin iki yüzünde buluşturması ise

başka bir kapı açar:

Ya kötü olursa?

Ya iyi olursa?

İki soru da aynı sessiz itirafı taşır:

Bilmiyorum.


Belki insan yalnızca kötü ihtimalden değil, ihtimalin kendisinden korkar.

Çünkü ihtimalin olduğu yerde kesinlik yoktur.

Kesinliğin olmadığı yerde kontrol yoktur.


Ve insan,

kontrol edemediği hayatın karşısında

kendisiyle baş başa kalır.


İnsan yine de hayatla sessiz bir pazarlık yapar:

Ben doğru şeyleri yaparsam, hayat da bana istediğim sonucu vermeli.

Seversem sevilmeliyim.

Çabalarsam başarmalıyım.

İyi olursam kaybetmemeliyim.

Doğru seçersem pişman olmamalıyım.


Oysa hayat böyle bir sözleşme imzalamaz.


Kierkegaard'ın kaygıyı “özgürlüğün baş dönmesi” olarak ele alması

tam da burada başka bir anlam kazanır.

Çünkü ihtimal yalnızca umut değildir.

İhtimal, seçim yapabilecek olmanın yükünü de taşır.

Gidebilirsin.

Kalabilirsin.

Başlayabilirsin.

Vazgeçebilirsin.

Seçebilirsin.

Ama hiçbir seçim sonucunun garantisini vermez.


Belki insan bazen karar vermekten değil,

karar verebiliyor olmaktan ürker.

Özgürlük önüne açık bir kapı koyar.

Ama hangi kapının doğru olduğunu söylemez.


Bu yüzden korkuyu yenmek isteriz.

Susturmak.

Aşmak.

Geride bırakmak.

Peki ya korku susturulması gereken bir düşman değilse?

Ya konuşmaya çalışıyorsa?


Jung'un gölge kavramı burada korkuya başka bir yerden bakmayı mümkün kılar:

İnsan yalnızca dışarıdaki ihtimallerden değil,

kendisi hakkında kurduğu hikâyeye sığdıramadığı parçalarından da kaçabilir.

Güçlü olduğunu anlatan insan, güçsüzlüğünden korkabilir.

Her şeyi kontrol ettiğine inanan insan, belirsizliğe tahammül edemeyebilir.

Değerini başarılarının üzerine kuran insan için başarısızlık yalnızca bir sonuç değildir;

Kimliğine yönelmiş bir tehdittir.


O halde bazı korkuların ardında bir gelecek senaryosundan daha fazlası vardır.

Kendimiz hakkında inanmak istemediğimiz bir ihtimal.

Belki korkunun gölgesinde saklanan şey,

korktuğumuz gelecek değil;

karşılaşmak istemediğimiz kendimizdir.


Mesnevî'deki “gam korkusuyla gamın içine düşmek” fikri, korkunun en büyük ironilerinden birini açığa çıkarır.

İnsan henüz kaybetmeden kaybın acısını yaşayabilir.

Henüz düşmeden yolundan vazgeçebilir.

Henüz reddedilmeden kendisini geri çekebilir.

Henüz hayat onu sınamadan kendi yaşam alanını daraltabilir.

Ve böylece başına gelmesinden korktuğu şey,

daha gerçekleşmeden hayatından bir şey almaya başlar.

Korku insanı korumaya çalışırken onun hapishanesine dönüşür.


Fakat bundan çıkış, geleceğin iyi olacağına inanmak değildir.

Çünkü kimse bunu vaat edemez ki.

Her şey iyi olmayabilir.

Kaybedebilirsin.

Yanılabilirsin.

Reddedilebilirsin.

Seçtiğin yol seni düşündüğün yere götürmeyebilir.


Tevekkül tam burada kadercilikten ayrılır.

İnsandan eylemini bırakmasını değil,

sonucun tamamına sahip olma iddiasını bırakmasını ister.


Sebebe sarıl.

Yapabileceğini yap.

Ama hayatın geri kalanını zorla kesinliğe dönüştürmeye çalışma.


Çünkü güven,

geleceğin sana istediğini vereceğini bilmek değildir.

Güven,

gelecek ne getirirse getirsin

onunla karşılaşabilecek gücün kendinde olduğunu bilmektir.


Belki cesaret de korkunun bittiği yerde başlamaz.

İnsan çoğu zaman önce korkusunu yenip sonra hareket etmez.


Korkarken hareket eder.


Ve bazen ancak yürüdükten sonra korkunun sandığı kadar büyük olmadığını görür.

Bu yüzden korkunun geçmesini beklemek,

korkunun kurduğu en sessiz tuzaklardan biridir.

Hazır olduğumda.

Emin olduğumda.

Korkmadığımda.

Doğru zaman geldiğinde.


Ama hayatın bazı eşikleri emin insanlara değil,

emin olmadan yürüyebilenlere açılır.


Peki korkudan tamamen kurtulmak gerçekten özgürlük müdür?

Belki değil.


Çünkü korku yalnızca tehlikeyi göstermez.

Bazen neye değer verdiğimizi de gösterir.

Kaybetmekten korktuğumuz yerde bir bağ vardır.

Başarısızlıktan korktuğumuz yerde bir anlam.

Reddedilmekten korktuğumuz yerde görülme arzusu.

Değişmekten korktuğumuz yerde geride bırakılması gereken bir kimlik.

Korku bazen:

“Buradan kaç.”

demez.

“Buraya bak.”

der.


O halde mesele korkuyu susturmak değildir.

Ona itaat etmeden onu dinleyebilmektir.

Çünkü korkunun söylediği her şey doğru olmayabilir.

Ama işaret ettiği yer önemlidir.


Belki ruhun disiplini, korkusuz olmak değildir.


Korkunun karşısında kaçmadan durabilmek ve ona tek bir soru sorabilmektir:

“Bana ne olacağını söyleme.

Bana kendimde neyi görmek istemediğimi göster.”


Çünkü bazen insanın korktuğu şey,

gelecekte onu bekleyen değildir.


Korkusunun ardında karşılaşacağı kişidir.


Peki sen,

korkunun ardında kimden saklanıyorsun?


 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Zaten biliyorsun.

Burada yeni bir şey yok. Öğrenilecek bir şey yok. Eklenecek hiçbir şey yok. Sadece hatırlanacak bir şey var. Çünkü aradığın şey hiçbir zaman senin dışında olmadı. Hep oradaydı. Sessizce. Bekleyerek. B

 
 
 
Ruhun Disiplini III — Arzulayan Kim?

İnsan hep bir şey ister. Ve çoğu zaman, istediği şeyin gerçekten kendisine ait olduğundan hiç şüphe etmeden ister. Bir insanı. Bir ihtimali. Henüz yaşanmamış bir hayatı. Arzu, gözünü daima ileride bir

 
 
 
Ruhun Disiplini II — Acıyı Yaratan Şey

İnsan çoğu zaman olaylarla değil, onlar hakkında kurduğu hükümlerle yaralanır. Çünkü acı her zaman yaşananda değil, yaşanana verilen anlamda büyür. Bir söz, bir reddediliş, bir kayıp… Bazıları bunları

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page